Şefaat Ve Yardım İstemek.

Yaşayanların, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den şefaat dilemesinin caiz olmadığını iddia edenler vardır. Daha aşırı bir grup ise,

“De ki: bütün şefaatler Allah’ındır” (Zümer 44) ayeti kerimesine dayanarak şefaat dilemenin şirk ve sapkınlık olduğunu iddia etmişlerdir.

Bu ayete dayanarak bu iddiayı ileri sürmek ancak onların sakat an­layışlarını gösterir. Böyle bir istidlal iki açıdan hatalıdır:

Evvela; ne Kur’an’da ne de sünnette şefaat istemekten men eden her hangi bir nas varid olmamıştır.

İkinci olarak; bu ayeti kerime, diğer birçok benzer ayeti kerime gi­bi her yerde mutlak hükümranlığın Allah’a ait olduğunu bildirir ve iddia edildiği gibi bir manaya delaleti söz konusu değildir. Mülkün tek sahibinin Allah olması, hiç kimseye bu mülkü vermeyeceği anlamına gelmez. Mülk onundur. Dilediğine verir ve dilediğinden alır.

Her şeyin tek sahibinin Allah olduğunu bildiren benzer ayeti keri­meler çoktur. Mesela;

“Mülk onundur ve hamd ona mahsusutur” (Tegabün 1) ayeti ke­rimesinde Allah, mülkün tek sahibi olduğunu söyler. Diğer taraftan da,

“Mülkü istediğine verir ve istediğinden de alırsın” (Ali İmran 26) buyurarak başkalarına da mülk verdiğini bildirir. Bir taraftan;

“Kim şan ve şeref istiyorsa, (Allah’tan istesin ve bilsin ki) bü­tün yücelik Allah’ındır” (Fatır 10) ayeti, diğer taraftan da;

“İzzet, Allah’ın resulünün ve müminlerindir” (Münafikun 80) ayeti varid olmuştur.

Şefaat meselesi ile ilgili ayeti kerimeler de bu ayetlere benzerlik arzeder

“De ki bütün şefaatler Allah’ın dır” (Zümer 44) ayeti kerimesi bir taraftayken diğer taraftan da;

“Şefaate ancak Rahman katında bir ahdi olanlar sahip olabi­lir” (Meryem 87)

“Allah’tan başkasına dua edenler şefaate sahip olamazlar. Ancak bildikleri halde hakka şahit olanlar müstesna” (Zuhruf 86) ayeti kerimeleri bulunmaktadır.

Allah -celle celâluhu-, mülkü dilediğine, izzeti, resulüne ve mümin­lere verdiği gibi, peygamberlerine, sâlih kullarına ve bütün müminlere şefaat hakkı vermiştir. Bu hakikat, manevi tevatür derecesine varan ‘sahih’ hadislerde bu şekilde belirtilmiştir.

Bir insandan, sahip olduğu şeylerin bazısını istemekte nasıl bir problem olabilir ki? Hele birde istediğimiz kişi cömert, isteyen kişi gerçekten muhtaç biriyse.

Şefaat duadan başka bir şey değildir. Herkesin dua etmesine izin ve­rilmiştir. Kim olursa olsun; peygamberler, sâlih insanlar ya da sıradan bir mümin, nerede olursa olsun; hayatta, kabirde ya da kıyamet günün ­de fark etmez; şefaat hakkı, Allah katında bir ahdi olan ve tevhid üzere ölen herkese verilmiş bir dua hakkıdır.

Sahabeler şefaat talep ederlerdi

Bazı sahabeler, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ’den şefaat istemişlerdir. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in onlara “Senin şefaat dilemen şirktir. İstiyeceksen Allah’tan istemelisin! Rabbi- ne şirk koşma” gibi bir şey dediği de duyulmamıştır.

Enes -radıyallâhu anh-, “Ey Allah’ın resulü! Bana kıyamet gününde şefaat eder misin?” deyince Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“Allah izin verirse ederim” buyurmuştur. Enes -radıyallâhu anh- ın dışında başka sahabelerde şefaat talep etmişlerdir.

Rasülüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-, hesapsız cennete girecek yet­miş bin kişiden haber verdiği zaman Ukaşe bin Muhsan: “ey Allah’ın resulü’ Allah’a dua et de beni onlardan kılsın” diye istekte bulununca, Efendimiz hemen orada, Allah’tan vahiy beklemeksizin:

“Sen onlardansın” diye buyurmuştur.

Mütevatir hadislerden anlaşıldığına göre hiç kimse, Peygamberi­miz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in büyük şefaatine nail olmadan Hz. Ukaşe gibi bir önceliğe nail olamaz. İşte şefaat talep etmenin amacı da bu kurtuluşa ermektir zaten.

Hadis kitaplarında, dünya hayatındayken Allah Resulü’nden şefaat istenebileceğine delalet eden bunun benzeri birçok rivayet bulunmak­tadır. Açıkça şefaat dileyenler, cennete girmeyi isteyenler, ilk önce cennete girmeyi, havz-ı Kevser ehlinden olmayı ya da -Rebia el- Eslemi’nin istediği gibi- cennette ona dost olmayı isteyenler olmuştur. “Sana cennette dost olmayı istiyorum ya Rasülallah” diyen Rebia el- Eslemi’ye Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“Bana bu isteğinde çok secde ederek yardımcı ol” buyurmuştur.

Ne ona, ne de diğer istekte bulunanlara: “Böyle yapmanız haram­dır. Şefaat istemenin vakti henüz gelmemiştir. Allah’ın bana şefaat etmem için izin vermesini bekleyin, cennete girmemizi, Havzı Kev­ser’den içeceğimiz zamanı bekleyin” dememiştir.

Cennet ve havz-ı Kevser, büyük şefaatten sonra olabilecek şeyler­dir. Şefaat istemenin hedefi zaten bunlara nail olmaktır. Öyleyse mu­haliflerimizin iddia ettiği gibi oraya gittikten sonra şefaat talep etme­nin ne anlamı olabilir ki? Kaldı ki Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- sahabenin şefaat isteklerini yasaklamak yerine onları sevindiren vaatlerde bulunmuştur.

Hakikati söylemek hususunda hiç kimsenin kınamasına aldırma­yan Allah resulünün, ortada bir yanlış olduğu halde yanlışa engel ol­madığını, yanlışın sebebini güzellikle izah etmeksizin bıraktığını iddia etmek asla sözkonusu olamaz. Böyle bir iddiadan Allah’a sığınırız.

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hakikat sınırları içinde olan, dinin temel kaidelerinden beslenen, her türlü batıl ve nifaktan beri olan şefaat talebinde bulunanları asla kınamamış, aksine onları hoşnut edecek ifadeler kullanmıştır.

Dünyada şefaat dileyen, onun hakikatine ancak kıyamet günü nail olabilir. Allah’ın şefaate dünyada izin vermesi, vaktinden önce şefaa­tin gerçekleşeceği anlamına gelmez.

Şefaat, bazı sahabelerin dünyada cennetle müjdelenmesine benzemek­tedir. Cennetle müjdelenmek, kıyamet sonrasında ve Allah’ın izin verdiği muayyen bir zamanda cennete girileceği anlamına gelir. Hiç kimsenin dünyada ya da berzah âleminde cennete girilebileceğini iddia ettiği yok. Aklı başında sıradan bir Müslüman dahi böyle bir itikada sahip olamaz.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatta iken ondan şefa­at talep etmek caiz olduğuna göre, vefatından sonra talep etmenin de caiz olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira Ehlisünnet âlimleri, peygam­berlerin berzah hayatında da yaşadıklarını kabul etmektedirler.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu peygamberlerin tü­münden daha büyük bir makama sahiptir. Ona kabrinden konuşulanla­rı işitebilme özelliği verilmiştir. O, ümmetinin durumundan haberdar olup günahlarına istiğfar, sevaplarına da hamd eder. Ona salâvat geti­renler çok uzaklarda olsalar dahi onları duyabilir. Peygamberimizin bu özellikleri, hadis hafızı birçok muhaddisin ‘sahih’ kabul ederek rivayet ettiği şu hadisi şeriften anlaşılmaktadır:

“Hayatım sizin için hayırlıdır; siz benimle bende sizinle konuşurum. Ölümümde sizin için hayırlıdır; sizin amelleriniz bana arzolunur. Eğer hayır görürsem Allah’a hamd eder, şer görürsem Allah’a istiğfar ederim.”

Ebû Zür’a el-Iraki, Heytemi, Kastallani, Suyüti, İsmail el-Kadı gi­bi birçok hafız muhaddis bu hadisi ‘sahih’ kabul etmiştir. Hadisin se­net değerlendirmesini geride yapmıştık.

Eğer Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den şimdi şefa­at talep edilecek olsa, hali hayatında yaptığı gibi Allah’a dua etmeye ve ondan istemeye güç yetirebilir. Sonra da vakti geldiği zaman o kimse Allah’ın izniyle şefaate nail olur. Tıpkı dünyada cennetle müjdelenen birisinin vakti geldiği zaman Allah’ın izniyle cennete girmesi gibi. İki hususun birbirlerine denk olduğuna inancımız tamdır.

Allah’tan başkasından yardım istenir mi?

Birisinden bir yardım ya da başka bir şey istediğimizde kesinlikle bildiğimiz bir şey vardır ki o da gerçek yardım eden ve isteklere karşılık verenin sadece Allah olduğudur. Allah -celle celâluhu- şöyle buyurur:

“Allah’tan başkasına, sana ne fayda ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarıp tapma/tapınma! Eğer (bunu) yaparsan o tak­dirde şüphesiz ki sen, (kendine) zulüm edenlerden olursun” (diye emrolundum). Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa artık onu, kendisinden başka kaldıracak (hiçbir güç) yoktur” (Yunus 106-7)

“Rızkı Allah indinde arayın ve ona ibadet edin” (Ankebût 18)

“Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek olan(lar)a tapınan (ondan güç alıp ona sığınan) kim­seden daha sapık kim olabilir?” (Ahkaf 5)

“Yahut darda kalmışın, dua ettiği zaman isteğini karşılayan, kötülüğü/zararı aç(ıp gider)en” (Neml 62)

Herhangi bir ibadetin, Allah’tan başka birisine -o kişi kim olursa olsun- yapılması asla caiz değildir. İbadet yalnız Allah içindir.

“De ki: “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlem­lerin Rabbi Allah içindir.” O’nun hiç bir ortağı yoktur. Bana verilen emir budur. Ben (bu ümmette) müslümanların ilkiyim.” (En’am 162-3).

Sadece Allah’a nezredilir, sadece ona dua edilir, sadece onun için kur­ban kesilir, yalnız ondan yardım istenir ve onun adıyla yemin edilir. Te­vekkül de, müşriklerin iddialarından münezzeh olan Allah’a mahsustur.

Bütün insanları ve onların yaptıklarını yaratan Allah’tır. Ölü veya diri hiç kimse, Allah ile beraber bir işi yapmak, rızık vermek, dirilt­mek ya da öldürmekte, bir ortaklığa sahip değildir. Tek başına ya da Allah -celle celâluhu- ile ortaklaşa hiç kimsenin en ufak bir şeyi yap­maya dahi güç yetirmesi düşünülemez.

Kâinatta tasarruf eden Allah’tır. Bir kimse bir şey yapabiliyorsa, Al­lah onun tasarrufuna izin verdiği için yapabilmektedir. Hiç kimse kendisi için menfaat ya da zarar, hayat, ölüm ya da yeniden diriltilmek hususun­da bir güce sahip değildir. Nerede kaldı ki başkasına fayda sağlasın.

Bir kimsenin bir başkasına menfaat ya da zarar verebilmesinin sınır­ları bu şekilde belirlenmiştir. Her şeyin asıl sahibi Allah olduğuna göre, bir işin bir insana nispet edilerek ifade edilmesi, o insanın o işe sebep olması ve o fiili kesp etmesi haysiyetinden yapılmaktadır. Bu gibi ifade­ler elbetteki o fiillerin yaratıcısı, onları ortaya çıkaran gerçek illet ve mü­essirin o insan olduğu anlamına gelmemektedir. Yani; fiillerin mahlukata nispetlerinde hakiki değil mecazi manaları kastedilmektedir. Bu gibi ifa­delerin hangi şartlarda kullanılması gerektiği ihtilaflı bir meseledir.

Kimi insanlar, mükemmel bir tevhid inancına sahip olmasına ve Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmesine rağmen, mecazi ifadeler kul­lanımında mubalağalı davranmışlardır. Bu aşırıya kaçan tutumları, bir takım karışıklıklara sebep olarak, aslında sözlerinden murat etmediği manaların anlaşılmasına sebep olmuştur.

Kimileri de, hakiki manası murat edilen ifadeler kullanmakta, hatta bu­nu olması gerekenden fazla yapmakta, kendileri gibi yapmayıp mecazi ifadeler kullananları da bir takım ithamlara maruz bırakmaktadırlar. Bunla­rın mecazi ifadeler kullananlara küfür ithamında bulunmaları da başka bir aşırılıktır. İtidalli olup bu iki aşırı uçtan da uzak durmak gerekmektedir. Dini muhafaza ve tevhidi himaye açısından en doğru yol budur.

“O (Allah Teala)nın huzurunda, kendisinin (layık olanlara şe­faat etmeleri için) izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fay­da vermez.” (Sebe 23)

“O’nun izni olmadıkça O’nun katında kim şefaat edebilir?” (Bakara 255)

“Göklerde ve yerde olan herkes, Rahman’a bir kul olarak gele­cektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve onların adedini sayıp tes­pit etmiştir. Ve onların hepsi de, kıyamet günü tek başına O’na gelecektir.” (Meryem 93-5)

Şu ayeti kerime itaatin ancak Allah’a ve resulüne olacağını, takva ve haşyetin ancak Allah için olması gerektiğini bildirir:

“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat eder, Allah’tan korkar, emirle­rine uygun yaşarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır.” (Nur 52)

Şu ayette, bir hususta karar verme hakkının Allah ve resulüne ait oldu­ğunu, tevekkülün ve rağbetin ancak Allah’a yapılması gerektiği bildirilir:

“Eğer onlar, Allah re Rasulü’nün kendilerine verdiği şeye razı ol­salardı ve: “Bize Allah yeter, yakında hem Allah, hem de Rasulü bize bol lütfundan verecek. Biz, sadece Allah’a rağbet eden (ümit bağla­yanlarız” deselerdi (kendileri için ne iyi olurdu).” (Tövbe 59)”

Allah’ın güç yetirebileceği bir şeyi başkasından istemek

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ile tevessül eden ya da ondan bir şey isteyen kişileri tekfir edenlerin batıl bir iddiaları daha vardır. Onlar derler ki: “Vefat etmiş peygamber ya da sâlih insanlardan, sadece Allah’ın yapabileceği şeyleri istemek şirktir.”

Bu düşünce, günümüze kadar süregelen kadim bir yanlış anlama­nın ürünüdür. Bu insanlardan bir şey istemek, Allah -celle celâluhu-’ın istenilen o şeyi yaratması için, dua ve şefaatlerini vesile etmekten baş­ka bir anlam taşımaz. Nitekim Peygamberimizin, gözleri kör a’rabi ve diğer sahabelerin yardım ve şefaat taleplerini geri çevirmeyerek, ken­disini Allah’a vesile kılma çabalarına olumlu karşılık vermesi ve Al­lah’ın izniyle onların isteklerini yerine getirmesi bunun içindir. Pey­gamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onlardan hiç birine “Böy­le yapmakla sen Allah’a şirk koştun” dememiştir.

Amansız bir hastalığı iyileştirmek, bulut olmayan gökyüzünden yağmur yağdırmak, eşyaları dönüştürmek, parmaklardan su akıtmak ve insanlara yetmeyecek yemeği yetecek kadar çoğaltmak gibi hariku­lade ve insan gücünü aşan şeyler kendisinden istendiği zaman Pey­gamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, onlara: “Siz müşrik oldunuz. İmanınızı tazeleyin! Çünkü benden, sadece Allah’ın yapabileceği şey­leri istediniz” gibi bir şey dememiştir.

Bu iddia sahipleri, tevhidi ve tevhid dairesinin dışına çıkaracak şey­leri Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-den daha mı iyi bilmektedir­ler? Peygamberimizden daha çok bilen birilerinin olduğunu, bırakın alimlik iddiasında olan birisini, cahil bir insan bile dile getiremez.

Kur’an, Süleyman -aleyhisselâm-‘ın insanlardan ve cinlerden müte­şekkil bir mecliste şöyle dediğini aktarmaktadır.

“(Sonra Süleyman, emrindeki başkanlara:) “Ey ileri gelenler! Onlar bana müslüman olarak (teslim olup) gelmeden önce, hangi­niz onun tahtını bana getirir?” dedi.” (Neml 38).

O, Yemen’deki büyük tahtı, Belkıs’ın iman etmesi için harikulade ve insanüstü bir şekilde Şam’daki makamına getirmelerini istemiştir. Cinni bir ifrit:

“Makamından kalkmadan onu sana getiririm” (Neml 39) de­mişti. Ama Süleyman -aleyhisselâm- “bana bundan daha hızlısı lazım” demişti. Bunun üzerine meclisde bulunan sıddıklardan bir zat

“Gözün açıp kapayıncaya kadar onu sana getiririm” (Neml 40) deyince Süleyman -aleyhisselâm-: “Benim istediğim de budur” demiş ve o zatı yanına çağırtmıştı. Tahtı getirmesini isteyince o da anında tahtı getirivermişti.

Bu şekilde tahtı getirebilmek normalde sadece Allah’ın güç yetirebile­ceği ve hiçbir insan ve cinin yapamayacağı bir şeydir. Ama Süleyman – aleyhisselâm- bunu kendi meclisinden istemiş, meclisten salih bir zat: “ben bunu yapabilirim” diye karşılık vermiştir. Şimdi soruyoruz “Allah’ın pey­gamberi Süleyman -aleyhisselâm- bu istekte bulunduğu ve Allah’ın dostu olan o zat da isteğe karşılık verdiği için hâşâ kâfir mi olmuştur?”

İşin aslına bakarsak, Süleyman -aleyhisselam-ın ve Sâlih zatın sözlerideki fiillerin onlara nispet edilmesi mecazidir. Bu tarz ifadeler kullanmak caiz olduğu gibi oldukça yaygındır da.

Bu anlattıklarımıza rağmen anlaşılmayan yerler kalma ihtimaline binaen şunları da ekleyelim; İnsanlar bu zatlardan yardım istedikleri zaman, sadece Allah katında şefaatçi olmalarını istemiş olmaktadırlar.

Bu da Allah tarafından bu zatlara verilen bir özelliktir. ”Ey Allah’ın peygamberi bana şefaat et” ya da “Şu borcumu eda et” dediği zaman, bu, “Benim şifa bulmam için bana şefaat et, bana borcumu eda etmem için dua et ve benim için Allah’a müracaat et” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bu zatlardan bir şey isteyen insanlar, sadece Allah’ın on­lara ihsan ettiği ve güç yetirebilecekleri bir şeyi yani şefaat ve dua etmelerini istemektedir.

Bu hususta bizim inandığımız ve amel ettiğimiz ölçü budur. İnsan­ların konuşurken mecazi akli kullanmalarında hiçbir mahsur yoktur. Zira Allah -celle celâluhu-:

“O Allah’ı tesbih ederim ki tüm çiftleri yeryüzünün filizlen­dirdiği şeyden yaratmıştır…” (Yasin 36) buyurmaktadır.

Bir hadisi şerifte de şöyle buyrulmuştur:

“(…)Baharın filizlendirdiği bazı ürünler çok yenilirse öldürür ya da ağır hasta yapar”

Bu şekilde kullanımlar, Allah ve resulünün hususi ya da genel buyruklarında oldukça fazla geçmektedir.

“İstediğin zaman Allah’tan iste” hadisi ne anlama gelir?

Bir hadisi şerif var ki birçok kişi manasını yanlış anlayarak hiç kimsenin, hiçbir durumda Allah’tan başka birisinden bir yardım tale­binde bulunamayacağına delil olarak kabul etmişlerdir. Bu fasid anla­yışa göre, başkasından bir şey istendiğinde dinden çıkarıcı bir şirk işlenmiş olmaktadır.

“Bir şey isteyince Allah’tan iste! Yardım istediğin zaman Allah’tan iste.”

Bu şekilde anlaşıldığı zaman bu hadisi şerif, sebeplerin kullanıl­masını ve onlardan yardım alınabileceğini gösteren birçok ayet ve hadis ile çelişki arz etmektedir.

Hadisi şerif zahirinden anlaşıldığı gibi Allah’tan başka hiç kimse­den yardım istenemeyeceğine delalet etmiyor. Bu hadis, iyilik yapan kimselerin yaptıkları iyiliklerin dahi Allah’tan olduğu gerçeğinden gafil olmamamız ve mahlûkat eliyle ulaşan her hangi bir nimetin dahi Allah’tan olduğunu hatırlatmak için buyrulmuştur.

Bu durumda hadisi şerif şu anlama gelmektedir; “Birisinden yar­dım isteyeceğin zaman bu gerçeği unutma, Allah’a tam olarak güven ve sebep perdeleri gerçek sebep olan Allah’ı görmene engel olmasın. Her şey arasındaki sebep müsebbep ilişkisini gören, her şeyi birbirine bağlayıp bu ahengi kuran Allah -celle celâluhu- dan gafil olan diğer insanlar gibi olma.”

Yukarıda geçen hadisi şerif, dediğimiz anlamı kuvvetlendiren baş­ka bir metinle de rivayet edilmiştir. O metnin devamında şöyle buy- rulmaktadır.

“Bil ki; eğer bütün insanlar sana bir fayda sağlamak için bir araya gelse, ancak Allah’ın sana yazmış olduğu hususta sana fayda edebilirler. Bütün insanlar sana bir zarar vermek için bir araya gelse, ancak Allah’ın sana yazmış olduğu şey hususunda sana zarar verebilirler.”

Görüldüğü gibi hadisi şerif, Allah’ın izni dahilinde, kulların da fayda ve zarar verebileceğini ortaya koymaktadır.

Hadisi şerifin bu son kısmı, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in muradının anlaşılması için yeterlidir. Üstelik Kur’an ve sün­net birçok yerde emretmişken, başkasından yardım istemeyi nasıl olur da inkâr edebiliriz? Allah -celle celâluhu- şöyle buyurmuştur:

“Sabır ve namaz il yardım isteyiniz” (Bakara 45),

“Düşmanlarınız için güç yetirebildiğiniz kadar kuvvet hazır­layın” (Enfal 60).

Salih kul Zülkarneyn’den hikâye edilen bir söz vardır Kuran’da:

“Bana kuvvet ile yardımcı olun” (Kehf 95).

Kitap ve Sünnet ile sabit olan korku namazı, yardımlaşma ve düş­mana karşı hazırlıklı olmayı emreden rivayetler vardır.

Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ihtiyaç sahiple­rine, zorda kalan ve sıkıntısı olanlara yardım etmeye teşvik eden, bu hususta ihmalkâr olmaktan sakındıran birçok emri vardır. Kitap ve sünnet bunlarla doludur. Buhari ve Müslim’den rivayet olunur:

“Kim kardeşinin ihtiyacını görürse Allah’ta onun ihtiyacını görür.”

Müslim, Ebû Davud ve diğer bazı kitaplardan rivayetle Peygambe­rimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allah, kardeşine yardım ettiği müddetçe kuluna yardım eder.”

Taberani rivayet eder, Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöy­le buyurmuştur:

“Allah, bazılarını, insanların ihtiyaçlarını gidersin diye yaratmıştır. Bir ihtiyaçları olduğu zaman insanlar onlara sığınırlar. İşte bu kimseler Allah’ın azabından emindirler.”

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in:

“İhtiyaçları olduğu zaman insanlar onlara sığınırlar” ifadelerine bir bakılsın. Böyle yaptıkları için onlar müşrik değil günahkâr bile ilan edilmemiştir.

Taberani ‘Merfu’ bir senetle şunu rivayet eder:

“Allah’ın bazı kavimlere verdiği nimetler vardır. Gevşeklik göstermez ve Müslümanların ihtiyaçlarını giderirlerse nimetin onlarda kalmalarına izin verir. Gevşeklik gösterirlerse onlardan alıp başkalarına verir.”

Taberani ve İbni Ebi Dünya’dan rivayetle Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın bazı kavimleri vardır ki kullara faydalı olsunlar diye onlara özel bazı nimetler vermiştir. Cömert oldukları sürece nimetler onlarda kalır. Eğer insanları mahrum ederlerse ellerindekini onlardan alıp başkalarına verir.” Hafız Münziri: “Hadis ‘Hasen’ seviyesindedir” demiştir.

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur

“Sizin bir kardeşinizin ihtiyacını görmek için yol yürümesi -parmağıyla işaret ederek- benim şu mescidimde iki ay itikâf etmesinden elbette daha hayırlıdır”

“İstediğin zaman Allah’tan iste” hadisi şerifinde birisinden bir şey istemenin ya tevessül etmenin yasak olduğuna delalet eden hiçbir şey yoktur. Hadisin zahirine bakıp böyle bir anlam çıkarmak, büyük bir hata ve tam bir mugalata örneğidir. Zira peygamber ya da sâlihlerden birisini vesile eden kimse, musibetin defini ya da hayra nail olmayı, vesile ettiği kişi hürmetine sadece ve sadece Allah’tan istemektedir. Yani, tevessül eden kişi, istediğini alabilmesi için Allah’ın kullanmamızı iste­diği sebebi kullanmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Sebebin kendi­sinden değil, o sebebi sebep kılan Allah’tan istenmektedir.

Bir kimsenin “Ya Resulallah görmeyen gözlerimi iyileştir’, “Benden şu belayı gider”, “Hastalığımı gider” diye isteklerde bulunması, gerçekte Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-in şefaati vasıtasıyla Allah’tan iste­miştir. Bu, aynen “Bana şu hususta dua et” ya da “Bana şunun için şefaat et” demek gibidir. Şefaat ve dua istemek, murat edilen manayı daha açık ortaya koymaktadır. Tevessül eden kişi “Peygamberin vesilesiyle şu işi kolaylaştırmam” ya da “Şu şerri def etmeni istiyorum” dediği zaman ihti­yacını sadece Allah’tan gidermesini istemiş olmaktadır.

Öyleyse; “İstediğin zaman Allah’tan iste” hadisi şerifi ile tevessülün caiz olmadığına delil getirmek, Allah’tan başka hiç kimseden hiç birşey istemenin caiz olmadığı gibi bir anlama gelir ki bu mugalâtadan başka bir şey değildir. Bu hadisi böyle anlayan birisi büyük bir hataya düşmektedir. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in İbni Abbas’a:Hâkim rivayet ederek “isnadı ‘Sahih”tir” demiştir.

“Allah’ın sana kendileri sayesinde menfaat vereceği bazı kelimeler öğre­teyim mi” diye sorarak, İbni Abbas’ı istemeye teşvik eden bir ifade kul­lanması, muhaliflerin delil kabul ettiği hadisi şerifi, aleyhlerine bir delil haline getirmektedir. İbni Abbas o kelimeleri kendisine öğretmesi için ricada bulununca, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’de öğretmiş­tir. İstemeye teşvik eden bundan açık bir delile ihtiyaç var mı?

Eğer bu çarpık istidlali doğru kabul edecek olsak; cahil birinin bir alime soru sormaması, kaza geçiren birinin kurtulmak için birisinden yardım, alacaklının borcunu, paraya ihtiyacı olanın borç isteyememesi lazım gelirdi. Hiç kimsenin kıyamet günü peygamberlerden şefaat istemesi, Hz. İsa -aleyhisselâm- ın şefaat istememiz için bizleri Pey­gamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e göndermemesi gerekirdi. Zira bu batıl istidlale göre birinden bir şey istenmemesi emri umumi olup zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz her şeyi kapsamaktadır.

Biraz önce anlattığımız gibi “Herkesten değil, sadece vefat etmiş peygamber ve sâlihlerden bir şey istenemez” gibi bir iddiada bulun­mak geçersizdir.

Bu zatların berzah hayatlarının kendi makamlarına layık şekilde olup denilenleri duyabilecek, şefaat ve duaya güç yetirebilecek şekilde bir hayat sürdüklerini, onların dua ve istiğfarları ile faydalanılabilindiğini anlatmıştık.

Bu gerçeği inkâr edenler, müminlerin berzah aleminde işitebildiklerine, idrak edebildiklerine ve Allah’ın izin verdiği tasarruflarda bu­lunabildiklerine dair ‘Mütevatir’ seviyesindeki rivayetleri bilmiyor olmalılar. Normal Müslümanlar dahi böyle bir özelliğe sahipse, berzah aleminin en üstünleri olan peygamberler ve sâlih kulların nasıl olabi­leceğini siz düşünün.

Sâhih ve meşhur olan “Miraç” hadisinde bildirildiğine göre peygam­berler, kendilerinden hayırlı olan Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in arkasında namaz kılıp hutbesini dinlemiş ve semavatta ona dua etmişlerdir. Hatta Hz. Musa bin İmran -aleyhisselâm-ın yol göstermesi ile Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- defalarca şefaatte buluna­rak elli vakit olan namazın beş vakite inmesini sağlamıştır.

Anlattıklarımızla açığa çıkmaktadır ki; hadisi şerifi onların iddia ettiği gibi yorumlamak batıldır. Bahsi geçen hadisi şerif, ihtiyacı ol­madığı halde heves ederek birinin malını istemekten sakındırmakta, Allah’ın verdiği az bile olsa onunla yetinerek kanaatkâr olmaya teşvik etmekte, ihtiyacı olmadığı halde insanlardan istemeyip Allah’ın faz­lından istememiz gerektiğini bildirmektedir. Zira Allah -celle celâluhu-, insanların ısrarla kendisinden istemesinden hoşlanır. İnsanlar ise bu­nun tam tersidir. Şair şöyle der:

Allah gazap eder terk edersen istemeyi

İnsanoğlu nefret eder, çok yaparsan istemeyi

Bir kimsede, hayrette bırakan, heves edilen bir şey görüldüğü tak­dirde, onu ondan istemeyip Allah’tan istemeyi öğütleyen rivayetler, kanaatkârlığı ve tamahkâr olmamayı öğütlemektedir. Peygamberler ve sâlihler vesilesiyle Allah’tan bir şey istenemeyeceği, Allah’ın en bü­yük kurtuluş vesilelerinden biri kıldığı şefaatin peygamberlerden istenemeyeceği bu rivayetlerin neresinden çıkarılmaktadır.

İnsan hevasını binek yaptı mı akıl yoldan çıkarak vehim ormanla­rında kaybolup gider.

“Benden değil Allah’tan yardım istenir” hadisinin manası

Bir hadisi şerifte varid olduğuna göre, Peygamberimiz zamanında bir münafık müminlere çok sıkıntı çektirmeye başlamış. Hz. Ebûbekir: “Kal­kın resulüllaha gidip bu münafığa karşı yardım isteyelim” demişti. Yanına gittiklerinde Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz onlara:

“Benden değil Allah’tan yardım istenir” buyurmuştur.

Yardım istemenin caiz olmadığını ileri sürenler bu hadisi şerifi delil getirmişlerdir. Fakat bu da batıl bir istidlaldir. Zira eğer hadisi bu şekil­de delil kabul edecek olursak hadisin zahirinden Resulullahtan hiçbir şey istenemeyeceği anlaşılır. Böyle bir anlamlandırma, bizzat sahabeyi kiramın ve Resulullah’ın kendi tatbikatı ile çelişmektedir. Sahabeyi kiram Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’ den yardım istemiş, ondan yağmur ve dua talebinde bulunmuşlarlardır. O da, isteyenleri memnun edecek şekilde isteklere icabet etmiştir. Naslarda çelişik ifade­lerin bulunmasına engel olmak için bu rivayeti hadislerin geneline uy­gun bir şekilde te’vil etmek zorundayız.

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in bu ifadelerden muradı, itika­dımızda olması gereken tevhidin hakikatine işaret etmektedir. Yani hadisi şerif, gerçek yardım edenin Allah olup kulların ancak bir vasıta olduğunu ortaya koymuş, Cennet’e girmeyi ve Cehennem’den kurtulmayı sağla­mak, hüsnü hatime ile ölmek, hidayete erdirmek gibi, kulların gücünü aşan şeylerin onlardan istenmemesi gerektiğini ifade etmektedir.

Hadisi şerifte, hayattakilerden yardım istenebileceği ama vefat edenlerden bir yardım istenemeyeceği ayrımına delalet eden her hangi bir işaret de yoktur. Bilakis hadisin zahiri, Allah’ın gayrısında ölü ya da diri herhangi birisinden yardım istenemeyeceğine delalet etmekte­dir. Maksadın bu zahiri mana olmadığını da biraz önce izah ettik.

“Allah ve Resulü’nün buyruklarından anlaşılması gereken mana, bazen anlaşılamayıp kastedilmeyen taraflara çekilebilmektedir. Böyle yanlış anlamalar reddedilmelidir. Taberani’nin “Mucemü’l-Kebir” de rivayet ettiği hadis buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında bir münafık müminle­re sıkıntı veriyordu. Hz. Ebûbekir: “Kalkın Resulüllah’a gidip bu müna­fığa karşı yardım isteyelim” demiş ve hep beraber Allah resulüne git­mişlerdi. Yanına gittiklerinde, Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz onlara: “Benden değil Allah’tan yardım istenir” buyurmuştur.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- burada, sadece Al­lah’ın güç yetirebileceği şeylerin kendisinden istenmesini reddetmiş­tir. Yoksa sahabeyi kiram, “Sahih-i Buhari”de İbni Ömer’den nakle­dildiğine göre Peygamberimizden dua ve yağmur taleplerinde bulun­muşlardır. İbni Ömer şöyle anlatır: “…o sırada adam:

Hürmetine bulutlardan yağmur istenen asil insan

Sen yetimlerin sığınağı, fakirlerin barınağısın

şiirini söylüyor, ben de yağmur duası yaptığı esnada Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- in yüzüne bakıyordum. Yağan yağmurdan oluklar taşana kadar Resülullah minberden inmemiş ve duaya devam etmişti.”

 Mecazi ifadeler yanlış anlaşılmaktadır

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’i methederken kullanı­lan bazı ifadeler yanlış anlaşılmış ve bu ifadeleri kullananların bazı kimseler tarafından küfür ile itham edilmelerine sebep olmuştur.

“Bizim Resulüllah’dan başka sığınağımız yoktur”

“Ondan başka kimseden bir şey istenmez”

“Ondan başka kimseden yardım istenmez”

“Musibetlerde tek sığınak O’dur”

“Sen varken kimden isteyelim ey Allah’ın Resulü” gibi sözler bu kabilden ifadeler olarak değerlendirilmiştir.

Bu ifadelerden asıl maksat ilk bakışta anlaşıldığı gibi olmayıp şu şekildedir:

“Bizim Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem- den başka -mahlûkat içinden- hiçbir sığınağımız yoktur.”

“Ondan başka -insanlardan- kimseden bir şey istenmez,”

“Musibetlerde -mevla katında en değerli, istemeye ve yönelmeye en layık o olduğu için insanlar arasında- sadece ona sığınılır,”

“Sen varken -Allah’ın kulları arasından- kimden isteyelim ey Al­lah’ın Resulü.”

Biz, dua ve tevessüllerimizde bu şekilde ifadeler kullanmayız. Karı­şıklık ve yanlış anlama ihtimallerine kapı aralayan bu ifadelerden uzak durmayı, ihtilafa düşme şansı hiç bir zaman olmayan net ve açık lafızlar kullanmayı tavsiye ederiz. Fakat her şeye rağmen bu sözleri söyleyen kimseler hakkında küfür ithamında bulunmanın, çirkin, anlamsız ve aceleci bir karar olduğunu düşünüyoruz. Zira bu hükmü verirken, bu sözleri sarf eden kimselerin, ‘la ilahe illallah Muhammedün resulüllah’ diyen, namaz kılan, dinin tüm hükümlerini yerine getiren, Allah’a ve Resulü’ne iman edip İslam’ı din olarak kabul eden birer muvahhid ol­duklarını hesaba katmak zorundayız. Bu yüzden bu kimseler Müslü­manların haklarına sahiptirler ve ona göre hürmet ve saygıyla muamele görmelilerdir. Enes -radıyallâhu anh- rivayet eder ki Allah Resulü – sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kim bizimle beraber namaz kılar, kıblemize yönelir, kestiklerimizden yerse; o Allah ve resulünün zimmetinde bir Müslüman’dır. Allah’ın bu zimmetini ihlal etmeyin”

Bu hadisi şeriften, Allah’tan başka bir kimseye her hangi bir fiil nispet ediliyorsa, bunu mecaz kabul edip söyleyen kişiyi küfür ile ithamdan sa­kınmanın üzerimize vacip olduğu anlaşılmaktadır. Mecâzi aklî, Kur’an ve sünnette kullanılmıştır. Bu ifadeleri bir müminin kullanıyor olması, mecaz olduğunu anlamamıza yeterli bir karine kabul edilmelidir. Zira doğru itikad, insanları ve onların yaptıklarını Allah’ın yarattığına, bu hususta ölü ya da diri hiç kimsenin bir tesiri olamayacağına inanmaktır. Tevhid inancı budur. Bunun dışında bir inanç kesinlikle şirktir. Hiçbir Müslüman, Allah istemediği halde bir kimsede, bir şeyi yapmak, rızk vermek, öldürmek ve diriltmek gibi bir güç olduğunu iddia edemez.

Bu ifadeleri kullanan kişiler ise yaptıklarının birer vesile ve şefaat dileme olduğunu bilir ve ona göre kullanırlar. Asıl maksut, sadece Allah -celle celâluhu- dur. Bir Müslüman’ı hatasından, cehaletinden, unutkanlığından ya da bir içtihadından dolayı küfür ve şirk ile itham etmekten Allah’a sığınırız.

Her ne kadar bazı insanlar, bizzat Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- den mağfiret edilmeyi, cenneti, şifa bulmayı ve kurtuluşa ermeyi isteyerek ifade açısından bir hata yapıyor olsalar da bu onların tevhid ve imanlarına bir zarar vermez. Zira niyetleri, bu vesile sebe­biyle şefaat dilemektir. Bu şekilde istekte bulunan kişiler sanki şöyle demektedirler: “Ya Resulallah! Ben Allah’ın beni bağışlamasını isti­yorum, bu isteklerimin gerçekleşmesi ve sıkıntılarımın gitmesi için seni Allah’a vesile kılıyorum.”

Sahabeyi Kiram -radıyallâhu anhum- da, fakirlik, hastalık, borç ve acziyetlerini Resulüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e arz eder, ondan yardım ve şefaat isterlerdi.

Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in tek başına bu işleri yapa­mayacağı, tüm bunların ancak Allah’ın izni ve kudretiyle olabileceği elbette ki herkes tarafından bilinmekteydi. Burada, Peygamberimiz – sallallahu aleyhi ve sellem-’e, risaletine ve üstünlüğüne iman eden kimse, ona normal bir kul olmaktan başka bir anlam yüklemez. Ama Allah indinde üstün bir makam ve değere sahip bir kul olduğunu da bilir. Bundan farklı bir inanca sahip kimseler tereddütsüz bir şekilde şirke girer. Peki, öyleyse bu çelişki gibi görünen rivayetlerin sebebi nedir?

Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- vahiy ya da başka bir sebepten dolayı soru soran ve dinleyen kişilerin yeterli itikad bilgi­sine sahip olmadığının farkında olduğu zaman ona göre konuşurdu. Bir yerde “Ben ademoğlunun efendisiyim” derken, başka bir yerde de “Efen­di Allah’tır” demektedir.

Bir yerde kendisinden yardım istenmesine teşvik edip ashabına teves­sülü öğretmesine rağmen başka bir yerde “Benden değil Allah’tan yardım isteyin” buyurmuşlardır. Bir yerde kendisinden yardım istenmiş, o da isteklere icabet etmiştir. Hatta “İstersen bu imtihana sabret ve cenneti ka­zan istersen onun senden gitmesini sağlayayım” diyerek istekte bulunan kişileri iki şık arasında muhayyer bırakmıştır. A’ma olan a’rabi, saralı kadın ve gözünü kaybeden Katade -radıyallâhu anh- bu şekilde muhayyer bırakılanlardandır. Bir yerde “Bir şey istediğiniz zaman Allah’tan isteyin, yardım istediğiniz zaman Allah’tan isteyin” başka bir yerde ise “Her kim bir müminin sıkıntısını giderirse…” şeklinde buyurmuştur. Başka bir yer­de de “Hayır ancak Allah’tan gelir” buyurmuştur.

Anlattıklarımızdan anlaşıldığı üzere bizim itikadımız açıktır. Allah katında derecesi ne olursa olsun hiçbir kul, mahlûkatın en hayırlısı Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- dahi tek başına bir şey yap­maya kadir değildir. Ancak Allah -celle celâluhu-nun izni ile zarar ya da menfaat verebilir, isteklere karşılık vererek yardım edebilir.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den bir şey istendiği zaman o, mevlasına müracaat ederek ondan ister. Şefaatte bulunarak dua eder. Sonra da duasına icabet olunarak şefaati kabul edilir.

Kendisinden bir şey istendiği zaman da isteyenlere: “Benden bir şey istemeyin. Halinizi bana anlatmayın, Allah’a yönelin ve Allah’tan isteyin. Onun kapıları açıktır. O size yakındır ve dualarınıza icabet eder. Bunun için herhangi birine ihtiyaç yok. Onunla mahlûkatı ara­sında bir perde ve kapıcı yoktur” gibi bir şey dememiştir.

Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab, tevhidi koruma iddiasında olan bazılarına göre kullananların müşrik sayılacağı bazı ifadelere dair güzel bir açıklama yapmıştır. Muvahhid imam merhum Muhammed bin Abdülvahhab, ‘Mecmaa’ ehlinin yöneticisi Abdullah bin Suhaym’e yaz­dığı mektupta aynen şunları söylemektedir:

karet ettiği iftirasını atmışlardı. “Kalpleri bir­birine benziyor” (Bakara 118)”

Netice olarak; Allah’tan başka bir mahlûkata yaratma iddiasında bulunmadıktan sonra hiç kimse birinden yardım istedi diye tekfir edi­lemez. Yardım istenen kimsenin ölü ya da diri olması arasında da bir fark yoktur. Zira bir insan, yardım istenilen kişinin -ister ölü ister diri olsun- bir şey yaratabileceğine inandıktan sonra her halükarda kâfir olur. Mutezile mezhebi yaratmanın başkasına nispet edilmesinin küfrü gerektirmeyeceği iddiasındadır. Eğer yardım istenilen kişinin sadece bir sebep olduğuna inanılıyorsa, hiçbir şekilde küfür söz konusu de­ğildir. Yardım istenilen kişinin ölü ya da diri olması fark etmez.

İnsanların ölüler hakkındaki itikadları diriler hakkında olandan farklı değildir. Hayatta olanlar gibi yardıma sebep olmaktan başka tesirleri olmayıp bir ilah gibi yaratabilme özelliğine sahip olduğunu kimse düşünmemektedir. Nasıl aksi olabilir ki? Ölülerin dirilerden farklı olarak yaratma özelliğine sahip olduğunu kim ileri sürebilir ki? Ölüler de diriler de ancak ve sadece yardıma sebep olmaktadırlar.

Bir kimse yardım isterken kullandığı ifadelerinde hataya düşmüş­se, onun da yardım istenilen kişinin bir sebep olduğuna inandığını farzetmeliyiz. Müminlerin mahlûkat hakkındaki görüşleri bu şekilde­dir. Aksini iddia eden zaten mümin olamaz. Bu sadette yapılan hata­lar, küfür veya şirk sebebi sayılamaz.

Tekrar tekrar söylemek gerekmektedir ki; vefat etmiş insanların ya­şayanlardan daha fazla özellikler kazanarak yaratabilme özelliğine sa­hip olması düşünülebilecek bir şey değildir. Yaşayanlardan yardım is­temek, onu sebep kabul etmek anlamına gelirken -ki muhaliflerimiz bile böyle düşünmektedir- vefat edenlerden yardım istemenin, o kişinin bizzat yaratabildiğine ve gerçek tesir edenin o olduğuna inanmak anla­mına geldiği nereden çıkartılmıştır. Asla böyle bir şey düşünülemez.

Vefat etmiş bir kimseden yardım istemek en kötü ihtimalle kötü­rüm ve felç olmuş, yardım edemeyecek bir insandan -onun kötürüm olduğunu bilmediği için- yardım istemek gibi değerlendirilmelidir. Böyle bir istekten dolayı birisini tekfir etmeye kimin gücü yetebilir. Üstelik vefat etmiş kimseler de yaşayanlar gibi dua ederek yardım olunmamıza sebep olabilirler. Bilindiği gibi vefat etmiş ruhlar, akraba­larına dua ederler.

Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmaktadır:

“Sizin amelleriniz akrabalarınız ve ehlinizden vefat edenlere arz edi­lir. Eğer amelleriniz hayırlı ise onunla sevinirler. Eğer değilse “Allah’ım bizi hidayete erdirdiğin gibi onları da hidayete erdirmeden canlarını al­ma” diye dua ederler

İbni Mubarek, Ebû Eyyüb -radıyallâhu anh- dan senediyle rivayet etmiştir: “Yaşayanların amelleri vefat edenlere arz edilir. Onları güzel gördüklerinde rahatlayıp sevinir, kötü gördüklerinde de “Allah’ım onu bu işten döndür” diye dua ederler.”

 

  1. filiz Cevapla

    Allahın selamı rahmet bereketi olsun.Allah için lütfen çok yardım dualar ediniz.Allahim yardım et.Amin

Cevap Yaz