Şarkıcı Kadının Tövbesi.

Benî İsrail zamanında güzelliği dillere destan olan bir kadın vardı. Güzelliği ile insanları kendine hayran eder ve birbirine katardı. Bu kadın şarkı söyler, dans eder aynı zamanda para karşılığında erkeklerle beraber olurdu. Evi çar­şının içinde olan bu kadının kapısı da daima açık dururdu. Açık duran kapının tam hizasına gelecek şekilde güzel bir döşek hazırlatır, insanları etkilemek amacıyla kendisi de bu döşeğin üzerine alımlı bir şekilde uzanır öylece dışarıyı seyrederdi. O kapının önünden geçip onu görenler gönlünü ona kaptırırlardı. Şayet onunla beraber olmak isteyen olursa, yüklü miktarda para hazırlaması gerekiyordu. O beldede bu kötü ahlaklı kadının namını duymayan yoktu. Maddi imkanı olmayanlar bile onu görebilmek için evinin önünden geçerlerdi.

O devrin abîdlerinden biri de o kötü ahlaklı kadının güzelliğini duymuş, içten içe onu görmek arzusu gönlünü sarmıştı. Bu abîd günün birinde bir bahaneyle çarşıya uğradı ve onun kapısının önünden geçerken içeri bir göz attı. Gördü ki, kadın döşeğinin üzerinde en alımlı haliyle uzanmış dışarısını seyrediyor. Kadın öylesine güzeldi ki, abîd adeta büyülendi ve oracıkta gönlünü ona kaptırdı. 0 günden itibaren kalbi o kadının aşkıyla yanıyor, aklından bir an olsun çıkmıyor­du, ne yapsa ne etse bir türlü onu unutamıyordu. “Ayaklarım kırılsaydı da çar­şıya gitmeseydim» gözlerim kir olsaydı da ona bakmasaydım” diye ağlayıp inli­yordu.

Onu unutmaya karar verdi ve nefsiyle mücadeleye başladı, onun sevgisini kalbinden gidermesi için Allah’a dua etti, yalvarıp yakardı. Ama olmadı, onun sevgisini kalbinden söküp atamadı, hatta dua ederken dahi onun hayali gözü­nün önündeydi ve tüm hayalini kaplamıştı.

Netice itibarıyla nefsine söz geçiremedi ve o kadının yanına gitmeye karar verdi. Tabi bunun için belirli miktar para ödemesi gerekiyordu. O güne dek bi­riktirmiş olduğu parasını yanına aldı, bazı eşyalarını da satarak gereken mikta­rı tamamladı ve doğru o kadının evine gitti. Orada görevli hizmetçiye parayı ve­rip randevu aldı.

Abîd bir yola girmişti ama nasıl bir yoldu bu? Nasıl olmuş da birden bire böylesine yanlış bir karar verip isyana sürüklenmiş, adeta şeytanın maskarası ol- muştu. İmanı bu işten vazgeçmesi için ona; “bu pisliğe satan bulaşma» derhal kendini kurtar” diye fısıldıyordu ama diğer taraftan nefsi onu azdırıp; “bir daha böyle bir fırsat ete geçmez» milletin hayallerini süsleyen şey sery için gerçek olacak, randevu da aldın satan bu fırsatı kaçırma” diyordu. Abîd iki ara bir derede takmıştı. Ne karar verebiliyor ne de vazgeçebiliyordu.

Nihayet randevu saati geldi çattı, abîd nefsine söz geçiremedi ve kadının ya­nına gitti. Onu ayrı bir odaya aldılar. Kadın oradaydı, süslenmiş» takmış takıştır­mış yatağa uzanmış bir halde bekliyordu. Abîd kadının yanına gitti, yatağın ke­narına oturdu. Kadına temas etmek için elini uzattı ama elleri titriyordu. Elle­rindeki bu titreme gönlüne de sirayet etmiş, gönlü de Allah korkusuyla titre­meye başlamıştı. O anda kalbine şu mana geldi; “Âllah-ü Teâlâ şu anda beni gö­rüyor. 0» zinayı haram etmişken ben nasıl olur da Rabbimin gördüğünü bile bi­le bu haramı işlerim. İşte şimdi mahfoldtım, yaptığım amellerin tümü boşa git­ti” diye ürperdi, rengi sarardı» o anda sanki nefesi kesilir gibi oldu ve hemen eli­ni çekti.

Allah-u Teâlâ abidin eskiden yaptığı ibadetlerin, zikirlerin ve duaların bere­keti hürmetine onun yardımına yetişmiş ve ona rahmetiyle muamele etmişti. Abîd Yaratanına karşı mahcup olmuş, yaptığına son derece pişman olmuştu. Artık onun tek derdi düşüncesi, oradan biran önce kaçıp kurtulmaktı.

Kadın, onun birden korkuya kapılıp renginin değiştiğini görünce:

  • Ey adam sana ne oldu böyle, birden betin benzin attı? diye sordu.

Abîd:

  • Bu günahım sebebiyle Rabbimden utanıyorum. Onun beni gördüğünü bile bile bu çirkin işi yapamam. İzin ver de çıkıp gideyim, dedi.

Bu duruma çok şaşıran kadın dedi ki:

  • Benimle olmak için o kadar para verdin, Sana da parana da yazık değil mi? Halbuki niceleri, senin eline geçen böyle bir fırsatı arzu ederler ama elleri­ne geçmez, Sen tam isteğine ulaşacakken neden gitmek istiyorsun?
  • Ben şanı büyük Allah’tan, Onun gazabına uğramaktan korkuyorum. Sana verdiğim parayı da istemiyorum, yeter ki buradan çıkıp gideyim.

Abid’in bu durumu kadının çok dikkatini çekmişti. Böyle birine ilk defa rast­lıyordu. Merak edip sordu:

  • Sen böyle bir şeyi bu güne dek hiç yapmamış gibisin. Abîd utanarak:
  • Evet, diyebildi.

Bu dürüst ve temiz adamın bu hali, kadını çok etkilemişti. Hakkında malu­mat edinmek için adını, nereli olduğunu hangi beldede yaşadığını sordu. Abid kısa kısa cevap verdikten sonra kaçarcasına oradan ayrıldı. Ayrılırken de ağla­ya ağlaya “ben helak oldum” diye feryat ederek çıkıp gitti.

Kadın bu tablodan çok etkilenmiş ve kafası allak bullak olmuştu. Bu güne dek kendisine hayır diyebilen çıkmamıştı. Ama bu zat, Allah’tan korktuğu için böyle bir ortamı terk etmiş, hem de bazıları için servet sayılacak kadar parayı da bırakmıştı. Kadın bunları düşünürken içinde adeta fırtınalar kopuyordu. Tüyleri diken diken oldu, içi ürperti ve birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da kendi kendine:

  • Bu adam ilk defa günah işlemeye yöneldiği halde kalbine Allah korkusu düştü, utanıp haya etti. Halbuki senelerden beri günah işleyen ben, çok daha fazla korkmam gerekmez mi?.. Onun korktuğu Rabbi, benim de Rabbim değil mi?.. Bana ne oluyor ki böylesine fütursuz ve hayasız olabiliyorum, diyordu.

Allah’tan hidayet erişti ve kadın yaptıklarına çok pişman olup cümle günah­larından tövbe etti. Kapısını halka kapadı ve Allah’a döndü, Lüks ve şatafatlı ha­yatı bırakıp, eski bir elbise giyerek ibadete yöneldi.

Tabi İslâmî konularda pek fazla malumatı yoktu. Allah’a gerçek manada kulluk yapabilmek için dinini iyice öğrenmesi gerekiyordu. Ama kimden öğre­necekti. Onun etrafında çevresinde İslâmı bilen pek kimse yoktu. Zaten bu çev­reyi de değiştirmeye kesinlikle niyetlenmişti. Çünkü gayri İslâmî hayat yaşayan çevresiyle irtibatı kesmeden dinini hakkıyla yaşamasının mümkün olmayaca­ğını biliyordu. “Ne yapsam, ne etsem?” diye düşünürken hatırına o abîd geldi. Onun adını» yerini» yurdunu kendinden sorup öğrenmişti. Kendi kendine:

  • En iyisi ben o abidi bulayım eğer beni nikahına kabul ederse onunla evle­nip yanında kalırım, Böylece ondan dinimi diyanetimi de öğrenirim» diye düşün­dü.

Bu düşüncelerle hemen hazırlıklara başladı. Mallarını ve hizmetçilerini de yanına alarak yola açıktı. Âbîdin söylediği beldeye gitti. Orada abidi sordu soruş­turdu. O yöre halkı abîdi buldular ve; “varlıklı bir kadın gelmiş seni arayıp soru­yor,” dediler. Abid merak etti, “Beni hangi kadın» niçin arar ki?” diye düşündü. Çünkü bu gelen kadının» o kadın olacağı aklının ucundan bile geçmemişti.

Kadın tövbekar olup tesettüre büründüğü için karşılaştıklarında âbîd onu tanımadığından» ona kendisini niçin aradığını sordu. Kadın âbîdi hemen tanı­mıştı. Onun da kendisini tanıması için yüzünü açıp gösterince âbîd de kadını ta­nıdı. Fakat onu görür görmez aralarında geçen meseleyi hatırladı ve birden “Allah!” diye öyle bir feryad etti ki o anda canı çıktı ve oraya yığılıp kaldı.

Bunun üzerine kadın çok mahzun oldu. Bu âbîdin vesilesiyle tövbe edip o çİrkef hayattan kurtulmuştu. Bu kadar yolu onun için gelmişti ve dinini öğrene­cekti. Ne yazık ki o şimdi Rahmeti Rahmana kavuşmuştu.

Bu duruma hiçbir mana veremeyen ve bunları şaşkınlıkla seyreden yöre halkına kadın üzgün bir şekilde:

  • Tövbekar olmasına bu âbîdin vesile olduğunu» dolayısıyla buraya onunla evlen­mek ve ondan dinini öğrenmek için geldiğini» söyleyip durumu kısaca izah etti ve:
  • Acaba bu ölen âbidin akrabalarından burada kimse yok mu? diye sordu.

Yöre halkı:

  • Evet bu ölen âbidin salîh bir kardeşi var, 0 zat hem ilim ehli, hem de takva sahibi bir kimsedir, dediler.

Kadın buna çok sevindi, onunla meşru dairede üsülünce görüştü ve olanla­rı kısaca ona anlattı. Kabul ederse kendisini nikahına almasını teklif etti. Köy halkı da onların evliliğine aracı oldular ve İslama uygun bir şekilde nikahlanıp düğünlerini yaptılar. Böylece huzur ve mutlu bir hayat yaşadılar. Onların nesil­lerinden de, İslam’a ve Kur’an’a çok büyük hizmetleri olan pek çok ulema ve suleha geldi,

Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetin­den ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki 0, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer Süresi: 53)

 

Cevap Yaz