Namazı Geciktirenin Hali.

Namazı nedense ilk vaktinde pek kılmazdı. Öylesine alışkanlık haline getir­mişti ki, işi gücü olmasa dahi namaz kılmayı tehir ederdi. Ne zaman ki vakit da­ralıp diğer vaktin namazı iyice yanaşırdı, ancak o zaman namazını eda ederdi.

0 gün yine her zaman olduğu gibi namazını geciktirmişti. Birden ninesinin sesiyle irkildi. Yaşlı kadın kendisini her zaman ki gibi uyarıyordu:

– Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?!

Bu sözler yankılandı kulaklarında… Ninesi yaşlıydı, yaşı yetmişi aşmıştı ama o yaşlı haline rağmen ne zaman Ezan-ı Muhammediyye’yi işitse, adeta yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir çeviklik ve azimle abdestini alırdı. Ve der­hal namazını ilk vaktinde eda ederdi. Oysa kendisi genç olmasına, eli-ayağı tu­tan güçlü kuvvetli biri olmasına rağmen, nedense namaza karşı böylesine atik ve çevik olamıyordu. Nefsini bir türlü yenemiyor, namaza kalkmak hususunda üzerindeki o uyuşukluğu, tembelliği nedense bir türlü atamıyordu. Halbuki başka işleri yaparken hiç de böylesine ağır ve tembel değildi. Ama iş namaza gelince kendisini bir miskinliktir alıyor ve namaz son dakikalara kalıyordu, Ta­bi bu durumda da kıldığı namazlar aceleye geliyor, namazın ne rükûsundan ne de secdesinden bir şey anlamıyordu.

İşte tüm bunları düşünerek ağır ağır yerinden kalktı. Saate baktı, yatsı ezanının okunmasına çok az bir zaman kalmıştı ama, o henüz akşam namazını eda etme­mişti. Bu duruma üzüldü, pişmanlığı yüz ifadesinden çok rahat anlaşılabiüyordu.

Kısık bir ses tonuyla “Yine namazımı geciktirdim” diye mırıldandı kendi kendi­ne,,.

Yatsı vakti girmeden önce akşam namazını eda etmek için süratle abdestini aldı daha elini yüzünü bile tam kurulamadan uçarcasına odasına geçti ve             “pat-küî, pat-küt” kabilinden hızlı hareketlerle akşam namazını kıldı, Tesbihatını yaparken hatırına ninesi geldi. Onun bu halini ve böyle süratli namaz kılışı­nı görseydi gözlüklerinin üzerinden bilge bir tavırla bakarak ona kızar ve ne si­temler ederdi. Zira ninesinin namazı çok farklıydı. Onun namaz kılışını göz önüne getirdi, öyle bir namaz kılışı vardı ki hayran olmamak mümkün değildi, O yaşlı haliyle kıldığı namazın rükûsünün secdesinin hakkını verirdi. Kıyamda dururken sanki Mevlâ Teâlâ’mn huzurunda Onu görüyormuşçasına bir iman abidesi gibi dururdu. Namazı öyle bir huşû  ile kılardı ki yüzü renkten renge halden hale girerdi.

Bir taraftan bunları düşünüyor bir taraftan da dua ediyordu. Ama o gün öy­lesine çok yorulmuştu ki ellerini dua ederken havada tutmak bile zor geliyor­du, Diğer taraftan da üzerlerinde sanki ağırlık varmışcasına göz kapaklan ka­panmaya başlamıştı ve öylece daldı gitti…

Kıyamet kopmuştu. Meydanda mahşeri bir kalabalık vardı ve her taraf insan doluydu. Herkeste bir korku bir endişe hakimdi. Yüreği yerinden fırlayacak gi­bi küt küt atıyordu adeta nefesi tutulmuş ve buz gibi terler döküyordu. Hoca­lardan duyduğu kitaplardan okuduğu kadarıyla kıyamet ( mahşer günü ) sorgu sual ve mizan hakkında pek çok malumatlar edinmişti ama korku ve endişeli bekleyişin bu kadar dehşet vereceğini hiç düşünmemişti.

İnsanların hesap ve sorgusu devam ederken işte sıra ona gelmişti… Yüksek sesle onun ismini okudular, korkuyla titredi. Kalabalık birden yarılmış örsü bir yol gibi açılmıştı. Sanki iki tane görevli gelip kollarına girdiler ve onu kalabalığın ara­sından adeta sürükleyerek götürdüler. Bir yere gelmişlerdi ki, görevli melek­ler onun kollarından çıkarak yanından uzaklaştılar ve onu orta yerde öylece bı­raktılar.

Başı önündeydi. O anda bütün hayatı, sevabıyla günahıyla bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu, ‘Keşke yapmasaydım” diyeceği ne kadarda çok şey vardı hayatında… Dinin direği namazı bile çoğu zaman son vaktinde kılmıştı. Şöyle göğsünü gere gere hesap vermesinin imkanı yoktu. Tek ümidi Allah’ın rahmetiydi…

Hesap başladı ve sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk ter döküyordu. Her tara­fı terden sırılsıklam olmuştu. Korkudan zangır zangır titriyor, mizandaki neti­cenin ne olacağını merak ediyordu..,

Ve işte hesap bitmiş hüküm veriliyordu. Vazifeli melekler ellerindeki bel­geyle mahşer meydanında ki kalabalığa dönerek neticeyi yüksek sesle açıkla­maya başladılar. Önce onun ismini okudular. Zaten ismini duyunca dizlerinin bağı çözülmüş, ayaklan tutmaz olmuştu. Neredeyse oracığa yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme adeta kulak kesilmişti.

Duyduklarına inanamadı, Aman Yarabbi! Acaba yanlış mı duyuyordu? Zira ismi cehennemlikler listesinde zikredilmişti. 0 anda gözü karardı, başı döndü ve dizlerinin üstüne yığılıp kaldı. Vücudu tir tir titriyor, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Vazifeli iki melek onu kollarından tuttu ve ayaklarını sürüye sürüye, o mahşeri kalabalığı da yara yara o korkunç adrese, Cehenneme doğ­ru yürümeye başladılar. 0 bağırıyor, yalvarıyor, çırpınıyordu… Yani şimdi ger­çekten de cehenneme mi atılacak ve orada çatır çatır yanacak mıydı? Bir af, bir merhamet veya bir yardım eden çıkmayacak mıydı kendisine?..

Dudaklarından yalvarmayla karışık, kırık dökük kelimeler dökülüyordu. “Ben dünyada alnı secdeliydim, namazımı kılardım, hani benim Namazlarım?! Seni onlarda mı kurtarmayacak?” diye feryad ediyordu.

Görevli melekler onu duymuyorlardı bile, onun bağırışlarına hiç aldırmadan sürüklemeye devam ettiler. Ve nihayet cehennem çukurunun başına geldiler. Artık cehenneme atıldı atılacak bir haldeydi. 0 hala “Namazlarım… Namazla­rım… Namazlarım…” diye diye hıçkırıklarla ağlıyordu.

Alevlerin harareti yüzüne vurmaya başlamıştı. Son bir gayretle dönüp geri­ye baktı ama hiçbir kurtulma emaresi göremedi. Ağlamaktan gözyaşları kuru­muş, ümitleri sönmüştü. İki büklüm bir haldeydi, başını üzüntüyle öne eğdi. İki koluna girmiş olan vazifeli melekler, onu tuttuğu gibi cehenneme atıverdiler.

Birden bire kendini havada buldu. Süratle düşüyor, hızla alevlere doğru yakla­şıyordu. Artık cehennem ateşine girmesine ramak kalmıştı ki acayip bir şey ol­du. Önce birden durdu ve havada öylece asılı kaldı, sonra yavaş yavaş gerisin geriye çekilmeye başlandı. Alevlere doğru düşerken kuvvetli bir el onu kolun­dan yakalamış, şimdi de onu yukarı doğru çekiyordu. Çok sevindi, galiba kur­tulmuştu. Başını kaldırıp yukarı bakınca, kendisine tebessüm eden nur yüzlü bir simayla karşılaştı. Kendisini son anda kurtaran o nûrânî zata:

  • Siz kimsiniz? diye sordu. 0;
  • Ben senin namazlarınım, diye cevap verince:
  • Madem kıldığım namazlarımsın, neden bu kadar geç kaldın? Neredeyse düşüyordum, son andı yetiştin, dedi.

Bunun üzerine o nûrânî simali zat tebessüm ederek:

  • Hatırlarsan, sen de beni hep san anda kılardın, dedi.

0 esnada gürül gürül okunan yatsı ezanının sesiyle irkildi. Meğer namaz kıl­dığı yerde dalmış gitmişti. Kendine geldiğinde terden sırılsıklam olmuş, hala gördüklerinin dehşetinden titriyordu. Hemen kalktı ve hızlı adımlarla caminin yolunu tuttu, namazı ilk vaktinde eda etmek için…

Cevap Yaz