İMAN İLE KÜFRÜ AYIRT ETMEK.

 

Bir Müslüman’ın İslam dairesinden çıkmasını gerektiren sebepleri layıkıyla bilen insan sayısı oldukça azdır.

Bu husustaki cehalet yüzünden, sırf kendilerinden farklı düşünüyorlar diye Müslümanları küfürle itham eden insanlar çoğalmıştır.

Biz, gelişi güzel küfür ile itham etmekten çekinmeyen bu kardeş­lerimize de hüsnü zan besliyor, Emri bi’l-ma’rûf ve nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirme gayretlerinden dolayı onları mazur görüyor ve iyi niyetli olduklarına inanıyoruz.

Fakat onlara şunu hatırlatmalıyız ki Kur’an, ” emri bi’l-ma’rûf ve nehyi ani’l-münker “ vazifesinin vaciplerini; Bilgi, güzelce nasihat etmek ve eğer durum gerektiriyorsa uygun şekilde muhaliflerle tartışmak ola­rak sıralamıştır:

“Rabbinin yoluna hikmet, güzel nasihat (mev’ize) ile davet et ve onlarla en güzel şekilde (tartışarak) mücadele et.” (Nahl 125)

Bir kimsenin hakikati kabul etmesi ve tebliğin amacına ulaşması için takip edilmesi gereken en doğru yol budur. Farklı bir yol kullanarak tebliğ yapmaya uğraşanlar, ya bilmeden bu hataya düşmekteler, ya da bu ahmak­lıklarından kaynaklanmaktadır.

Namaz kılan, her türlü farzı eda eden, haramlardan sakınan, Allah – celle celâluhu-nun dinini yayan, mescitler inşa edip rabbine verdiği ahdini bozmayan iyi bir Müslüman’ın, bir mesele hakkında hata yaptığını dü­şündüğümüzde, ilk önce durum gözden geçirilmelidir. Kardeşimizin hata yaptığını düşündüğümüz o mesele, eğer âlimlerin farklı görüşler ileri sürdüğü, bir kısmının reddedip bir kısmının kabul ettiği ihtilaflı bir mese­le ise onun hakkında hüküm vermek için aceleci olmamalıdır.

Bir Müslümanı, başka âlimlerin dediğini yapmayı tercih ediyor ve bizim gibi hareket etmiyor diye küfür ile itham etmek büyük bir gü­nahtır. Allah -celle celâluhu- bize hikmet ve güzelce nasihat etmeyi emrettiği halde bu şekilde davranırsak çok çirkin bir iş yapmış oluruz.

Allâme Seyyid Ahmed Haddad bu hususta şu açıklamaları yapar:

“Ehli kıbleden olan, yaratıcının varlığını inkâr etmeyen, te’vile ihtimali olmayan apaçık bir şirk işlemeyen, icmâ ve tevatür yo­luyla sabit olmuş zaruri din hükümlerini ve nübüvveti inkâr et­meyen birisinin küfürle itham edilemeyeceğine dair bütün âlim­lerin ittifakı vardır.”

Tevhid, Peygamber Efendimiz’in ( sallallahu aleyhi ve sellem ) son pey­gamber olması, diğer tüm peygamberlerin peygamberliği, ölümden sonra dirilmek, hesap günü, cennet ve cehennem gibi inkâr edildiği takdirde kişi­nin küfrünü gerektirecek, dinin zaruri hükümleri bilinmektedir. Bu mesele­lerin bilinmiyor olması, İslam’a yeni girenler dışında hiç kimse için maze­ret kabul edilemez. Yeni Müslüman olmuş birisi de, bunları öğren-mesine rağmen inkâra devam ediyorsa o mazur görülemez.

Bir de inkârı mümkün olmayan ‘mütevatir’ haberler vardır. Müte- vatir: “yalan üzerine ittifak etmesi mümkün olmayacak derecede kala­balık bir topluluğun, kendileri gibi yalana ihtimal bırakmayacak dere­cede kalabalık başka bir topluluktan rivayet ettiği habere” denir.

‘Te­vatür’ ya senet ve rivayet zincirinde olur.

“Benim adıma yalan uyduran cehennemde yerini hazırlasın” hadi­sinde olduğu gibi.

Ya da Kur’an’ın tevatüründe olduğu gibi her devirde yaşayan in­san topluluklarının bir sonraki nesile nakletmeleri sonucu olur.

Kur’an, dünyanın her yerinde ders okutulup ezberlenerek, kitlelerin kitlelerden nakletmesiyle, rivayet zincirine ihtiyaç duymaksızın ‘mütevatir’ seviyesine ulaşmıştır.

Bazen de ‘tevatür’, nübüvvet asrından bu yana kitlesel bir şekilde amel edilen bir uygulama ya da herkesin gördüğü bir mucizenin kitle­sel bir rivayetle bize ulaşmasıyla olur. Her mucizenin bize ulaşması mütevatir yoluyla olmasa da bazıları bu şekildedir.

Bu saydığımız mahallerin dışında bir Müslüman’ı küfür ile itham etmek çok tehlikeli bir iştir. Hadisi şerifte buyrulur:

“Bir adam kardeşine ey kâfir derse o söz ikisinden birine döner.”

Tekfir, küfre girmeyi gerektiren hususları ve iman ile küfür arasındaki kesin sınırları, şeriatın nurunu iyi bilen insanların verebileceği bir karardır.

Hiç kimsenin, acelecilikle meydana çıkıp sağlam bir mesnet ve deli­le dayanmadan, zan ve vehme dayanarak insanları tekfir etmesi caiz değildir. Aksi takdirde ölçüsüzlüğün doğurduğu bu vehim bir sel gibi tüm vadileri basarak, bütün herkesi kırıp geçirecek, bundan çok az kim­se kurtulabilecektir.

Nasıl ki kelimeyi şahadeti ikrar ve tasdik eden birisi, bir takım gü­nahlar işliyor diye tekfir edilemiyorsa, bu gibi ihtilaflı meselelerden birinde herhangi bir tarafı tercih eden Müslümanları da tekfir etmek caiz değildir. Hz. Enes -radıyallâhu anh-’dan rivayet olunan bir hadiste Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Üç şey imandandır; “la ilahe illallah’ diyene bir şey yapmamak, gü­nah işliyor diye birini İslam’ın dışında kabul etmemek, cihada Allah’ın – celle celâluhu- beni gönderdiği günden, ümmetimin ahiri deccal ile çarpı­şana kadar devam etmek. Bu hükmü ne bir zalimin zulmü ne de bir adilin adaleti değiştiremeyecektir. İman kader iledir.”

İmamu’l-Harameyn bu hususta bizlere şu ölçüyü verir:

“Küfrü gerektiren ve gerektirmeyen ifadeleri birbirinden iyi ayır­malıyız. Bu ayrımı tam olarak ortaya koyabilmek, aklın ihtimal vermediği, aşılması ümit edilemeyecek kadar zor bir yoldur. Böyle bir hükmü vermek için tevhid kaidelerinden istifade edilmelidir.

Bir kimse, “kavramları” hakkıyla anlayabilecek geniş bir ilmi bi­rikime sahip değilse, nelerin tekfiri gerektirdiğini bilemez.”

İşte bu yüzden, aktardığımız hususlar dışında kalan meselelerden do­layı birisini gelişigüzel tekfir etmekten şiddetle sakındırmaktayız.

Zira bu çok tehlikeli bir iştir. Allah doğru yola ulaştırandır. Dönüş onadır.

Cevap Yaz